Geldiğimiz nokta ve gidişata dair

17
Nov 2016
  • PDF
17 Nov 2016

Geldiğimiz nokta ve gidişata dair

Sözüm; bir nebzede olsa devlet aklıyla mesafesi olan, İslami/insani/ahlaki değerleri işleterek adaleti hakim kılmaya çalışan Müslümanlaradır… Tepki çekse de bazı şeyleri açık açık konuşma vakti geldi de geçiyor, geri dönüşü olmayan yollara girdik artık herkes kafasını ellerinin arasına alıp olan ve olacakları bütün boyutlarıyla düşünmelidir… 

İletişim kanallarıyla toplum mühendisliği kapsamında algılarımızın yönetildiği bir çağda yaşamaktayız hep beraber, bu gerçeği göz ardı ederek düşünüp söylem geliştirmek bizleri yanlışa sevk etmektedir. Bir birey olarak özellikle de mümin bir birey olarak özgür ve özgün bir düşünce yapısına sahip olup kendi ihtiyaç ve hedeflerimize yönelik yol almalıyız… Yaşadığımız bu topraklardaki mevzuları yorumlarken kendi argümanlarımızı öncülemeliyiz. İktidarın, T.C.’nin ya da başkaca bir odağın amaç ve hedefleri, ihtiyaç ve beklentileri, öncelikleri doğrultusunda yol alıp düşünmeye devam ettiğimiz sürece kaybedenlerden oluruz… Biz Müslümanların doğru ölçütü, iktidara veya başkaca bir unsura endeksli değildir. Neyin ahlaklı neyin gayri ahlaklı, neyin adil neyin gayri adil, neyin doğru neyin yanlış olduğunu Kuran söylemeli bizlere, Kuran’dan öğrenerek çıkartmalıyız…

Bir olgunun nasıllığı/yapılış şekli, zamanlaması ve işletenin kim olduğunun ehemmiyetini çoğu vakit dikkate almıyoruz… Hayatta olması gereken doğru bir şeyin kimin eliyle, ne zaman ve nasıl işletilerek hayat bulduğu önemlidir. Bu üç soruyu doğru cevaplayıp işletemezsek, olması gereken ve olan hakikatin ta kendisi bile olsa doğru değil yanlış sonuçlar doğurur...

Tarih boyu yapılan bir yanlış da olsa, yaşadığımız dönemlerde zirveye çıkmış ve çokça işletilen bir mantık hatasını da belirtmeden geçemeyeceğim. Karşılaştığımız olaylar karşısında olguları birbirine karıştırıyoruz, tabi ki bir olayın birçok etkeni ve değişkeni var ve birbirinden bağımsız değerlendirmek yanlıştır. Ama daha büyük olan yanlış ise, değerlendirme ve son hükmümüzü salt bir etkene göre vermektir. Misal; ufak tefek etkenler ve bağlar bir yana, HDP ile PKK ilişkisi kadar ortak paydaları bariz bir hususta bile olsa son kertede aynı hükümle mahkum edilemez. Olguları sağlıklı değerlendirmeliyiz, genellikle ayrı ayrı değerlendirmeyip, eşitleme mantığını işletip (Misal; PKK=HDP=Kürt birey=Terörist) toptancı bir anlayışla ya hep ya hiç kanununu işletiyor zihnimiz ve karşılaştığımız olaylar karşısında taraf tutmak zorunda kalıyoruz. Bu mantık hatalarını yaygınlaştıran, teşvik eden, insanları taraf olmaya zorlayanda her daim hakim gücü elinde bulunduran iktidar ola gelmiştir… Malum şahsın dediği gibi “ya taraf olacaksınız ya da bertaraf” anlayışının hakim olduğu bir dönemde makuliyetten, orta yoldan, huzurdan yana taraf olduğumuzu haykırmalıyız…

Bir olay cereyan ettiğinde iki taraftan birine ait olmak zorunda değiliz böyle bir anlayış kabul edilemez, bu modern çağda sorunların içinden çıkamamanın başat nedeni de bu zaten... Taraf tutmayıp da 3.yol arayışında olanları da yorumlarından zoraki çıkarımlarda bulunarak zorla bir tarafa yamıyoruz, sonra o konumlandırma üzerinden bir anlam çıkarıp mahkum ediyoruz...

Son gelişmeleri baz alırsak mevzu bahis olan HDP veya Cumhuriyet gazetesinin değil, Kürt/Türk bütün Türkiye ahalisinin kazanım kayıplarıdır... Ahaliye gram faydası olmayacak, tersine zarar verecek tutuklamaların desteklenmesi kadar bariz bir yanlış yoktur ortada…

HDP’nin PKK ile bağını görmezden gelmek ahmaklıktır. Ama son dönemdeki (Türkiyelileşme hamlesi sonrası) girdiği seyri, dilini, Türkiye’ye kazandıracaklarını da görmezlikten gelmek en hafif ifadeyle önyargılı olmaktan doğan bir duygusal refleksten ibarettir… Elimizdeki ürün, muhatap, insanlar bu ne yapacağız, 90’larda ve şimdi yapıldığı gibi tümden yok edilmeye mi çalışılmalı. Yoksa daha 2 yıl öncesinde olduğu gibi yapıcı bir ilişki kurup Kürt sorununu çözmeye mi eğinilmelidir… Devletin uyandırdığı algılar düzleminde, devlet aklıyla düşünerek yakın tarihte yaşanmış olumsuz vakalar (misal; Yasin Börü örneği v.b.) üzerinden kin tutarak söylem ve eyleme mi geçeceğiz, yoksa yapıcı bir anlayışla çözüm arayışında mı olacağız… Ki; düşünceme göre tam çözüm aşamasına gelinmişken, PKK’nın içindeki radikal unsurların yanı sıra ordu ve polis teşkilatında malum olduğu gibi örgütlü olan Gülenci odakların hamleleriyle çözümsüzlüğe doğru gittik. Türkiye’de huzur istemeyen başta ABD olmak üzere dış mihrakların maşası olan gülen hareketinin, AKP iktidarının iradesi dışında süreci baltaladığını düşünüyorum… Çözüm sürecinin işleticileri olarak hükümette HDP de masanın dağılmasını istemiyordu, kapıdan/bacadan/pencereden sokulan çomakla karıştırılıp masa dağıtıldı. Bu odaklar için sonraki iş çok daha kolaydı, malum olduğu gibi Türkiye ahalisinin karakteri gaza gelmeye müsait..:) kamuoyu büyük ölçüde (hatta MHP tabanı bile) artık ne olursa olsun çözüm gelsin kıvamına gelmişken herkes kendi cephe arkasına bakarak ne oldu da bu noktaya geldik sorusunun cevabını araştırıp bulmalıdır…

HDP son yıllarda mevcut şartlar dahilinde gayet yapıcı bir siyaset gütmektedir. Sağlıklı verilerle, açık bir zihinle, önyargısız tekrar yakın geçmişi gözlemlerseniz HDP’yi terörize edenin iktidar olduğunu göreceksiniz. Bazı odakların masayı dağıtmasından sonraki süreçte sırf tabanını ve iktidarını korumak, başkanlık takıntısını hayata geçirmek için gaza gelip masayı tümden kırıp parçalayan, konuşma zeminini bile ortadan kaldıranın iktidar olduğunu göreceksiniz…

Bu noktada; Sebeb - sonuç ilişkisini de göz ardı ederek doğru yorumlar ve çıkarımlar yapmak namümkündür… Bulunduğumuz gün, saat, an itibariyle karşılaştığımız sonuçların sebebi nedir, müsebbibi kimdir diye sorgulamadan sonuç odaklı refleks geliştirirsek aynen yapıla geldiği gibi sadece sonucu gerçekleştiren fail olarak misal; Esad şöyle yaptı, Gülen böyle yaptı, HDP şöyle etmiş diye hakim olan rüzgara kapılıp meçhule doğru yol alırız… Bizden sadır olan söylem ve eylemlerimiz de bize değil başka birilerine ait olup başkalarının amaçlarına hizmet eder… Gülen tecrübesinin müsebbibi (bazı arkadaşlara acı gelecek ama) tartışılmaz RTE’dır. Sebeb olanı, alan açanı, zaafiyeti olanı görmeden, hesap sorulmadan, bertaraf etmeden sonuçta karşılaştığımız kişi ve düşünceyi mahkum etmek sadece ve sadece egomuzu tatmin etmeye yarar, başkaca bir şeye hizmet etmez. Suçlu ayrı sorumlu ayrı kişilerdir, Hakkın yerini bulmasını ve herkesin hak ettiğine kavuşmasını arzu ediyorsak eğer sorumlulardan da hesap sorulması elzemdir… Aynı şekilde mevzumuz olan HDP’lilere yapılan uygulamayı da; bunlar eşittir terörist, devletin karşısında duranın sonu böyledir, hak ettiler denilirse yanlış yapılır. Öncesi sonrası, onları ötekileştiren odakların yaptıkları, devletin yanlışlarını yok sayıp tek taraflı mahkum etmek yanlıştır.

Bütün kazanım kayıpları bir tarafa bırakın, en büyük kaybımız şu ki; Toplumun karakteri bozuldu… Paranoyakça çevresine bakan, başkalarına güvensizliğinden ziyade kişinin kendine bile güveni kalmamış durumda, haksızlığa karşı söz söyleme yetimizi kaybettik. Daha da derinlerde yalaka, faydacı, gurursuz bir karaktere büründü Türkiye ahalisi. Hayat seyri içinde doğruya doğru demek bir duruş gerektirmez ama yanlışa yanlış demek onurlu bir duruş gerektirir, bu duruşu sergileyen bireyler arar oldu gözler aman ne yazık ki son yıllarda bu bireyler yok denecek kadar azaldı…

Bu tablo içinde salt pragmatik bir anlayışla bile bakılsa, iktidarın söylem ve fiillerinin bizi sürüklediği yolun, yol olmadığı görülecektir… Daha fazla geç olmadan AKP tabanı bu gerçeği görmek zorundadır çünkü hepimiz aynı gemideyiz ve battığı zaman kazananı olmayacak bu savaşın, menzile ulaşanı olmayacak bu yolun…

Yusuf Şanlı / 15.11.2016

 

 

 

 

 

 

 

 

 

You are here Home