Türkiye’de seçimi kim kazandı?

27
Apr 2014
27 Apr 2014

Türkiye’de seçimi kim kazandı?

Dindar/ Muhafazakâr kesimin ekonomik alım gücü ve yaşamındaki gelişmeler! Sermayenin muhafazakârlaşması, iktidar gücünün verdiği öz güven, alternatifsizlik, dini ritüellerin hayatın içine montajı, körüklenen kutuplaşma ile oyların kemikleştirilmesi, orduya, yasama ve yargıya müdahale vs. bu kesimin cumhuriyet tarihinde ilk defa ülkede hükümet/iktidar/muktedir olmasını sağla(n)dı.

Avantaj gibi görünen bu kazanımlar aynı zamanda bu iktidarın zafiyetleri/yumuşak karnıdır da. Yarın kendine karşı yapılacakları bu iktidar mübahlaştırmışdır.

İstihdam, üretim, beyin, teknoloji, enerji ve yerli kaynağa dayanmayan, yani kendi ayakları üzerinde duramayan ülke ve ekonomileri, istediklerini alamadıklarında/ yaptıramadıklarında, küresel güçlerin bir gecede nasıl yerle-bir ettiklerini biliyoruz.

Türkiye’nin geçirdiği bu toplumsal dönüşüm sürecinde göz ardı edilen en önemli nokta ise, toplumu oluşturan bireyin/insanın bu ortamda içine düştüğü ekonomik, sosyal değişimi kaldıramayarak psikolojisinin bozulması, bunalıma düşmesidir.

İnsanı insan yapan temel ahlaki değerlerin/dinamiklerin/ilkelerin yerine, bencil/çıkarcı/menfaatçi bir yaşam tarzı körüklenmekte, cazip gösterilmekte, özendirilmektedir.

Üzerinde hesaplar yapılan birey, ekonomik/menfaat/maddi değerler, çıkar edinimleri üzerinden değiştirilmeye-dönüştürülmeye çalışılmakta, tercihleri iktidar rantına devşirilmek istenmektedir.

Öncelikleri maddeci bir hayat tarzı ve arayışında olan, hızla geçirdiği sosyal değişimi kaldıramayan bunalımlı insan yığınları patlamaya hazır bir bomba gibi Türkiye’nin önünde durmaktadır.

Bu bireylerin oluşturduğu toplum hızla maddileşmekte/sekülerleşmekte/ Makyavelistleşmektedir.

İktidar, hedeflediği! dünya görüşü muhalifinde oluşan bu yeni toplumsal yapıdan haberdardır! farkındadır ve bir şey yap(a)mamaktadır. İşin korkutucu yönü de maalesef buradadır.

İktidarın ülkede gelişme olarak gösterdiği aslında dış kabuğun cilalanmasından, parlatılmasından, albenili hale getirilmesinden başka bir şey değildir.

İçi hızla çürümeye/kokuşmaya/ bozulmaya başlamış bir birey/toplum önümüzdedir. Esas ülke geleceğini tehdit eden tehlikede budur.

Dindarlaştığı/muhafazakârlaştığı gözlemlenen toplumun söylem ve eylemi ne yazık ki hiç de kendinden beklenen hayat düsturu çerçevesinde/içerisinde değildir.

Görünen yalnızca toplumun yeşile bürünen alameti farikalarından ibaret yapılarıdır!

Değişim/dönüşümün temsilcileri bu tehlikeli gidişi görmezden gelerek geçmişin ezilmişlik/yok farz edilmişlik/dikkate alınmamış lığının öcünü alma peşinde bir tavır sergilemektedirler.

Dün suçladığı, şikâyet ettiği, iktidardan, devletten, ötekilerden bu gün yaptıkları ile ne farkı kalmaktadır?

İnsanlar/bireyler arasında -hem dindarlar ve hem de dindar ile demokrat, laik, sosyal demokratlar/sol, liberaller- arasında güvensizlik, kutuplaşma, kinlenme, çatışma, ayrışma toplumda hızla artmaktadır. Herkes birbirine düşman gözü ile bakmakta, karşı tarafa adil, eşit davranmamakta, saygılı hareket etmemekle, birbirlerini çıkarcılıkla, menfaatçilikle, tarafgirlikle suçlamaktadırlar.

İktidar karşısında duran ana muhalif/laik/sol kesimde aynı şekilde, yılların kemikleştirdiği fikirlerini, bakışlarını, tavırlarını hiç yumuşatmamakta, objektifleştirmemektedirler.

Söylev ve ideolojilerindeki ‘toplumun tüm kesimlerini kucaklayan, eşit-temsil eden ve geniş kitleleri kuşatan’ fikirlerini eyleme/amele/icraya dökememişlerdir. Yıllardır bu böyle gelmiş ve gitmektedir.

İktidarın katılığı onları daha da fanatikleştirmekte, çaresizleştirmekte, yalnızlaştırmaktadır.

Ana muhalefet/laik/sol, Türkiye ve dünyadaki değişimi hala kabullenip tahlil edememektedirler.

Dün yaftaladıkları/eleştirdikleri/aşağıladıkları/dinlemedikleri/umusamadıkları kesimlerin durumuna düşmüşlerdir.

Sürekli kaybetmelerine, eleştirilmelerine, hızla halktan uzaklaşmalarına rağmen, hala inatla katı, anlamsız/anlayışsız tavırlar/refleksler sergilemektedirler.

Süreci kabullen(e)memektedirler.

Dindar, muhafazakâr, kırsal/anadolulu sıradan insanlarla bir türlü ünsiyet kesbetmemiş, onları anlamaya çalışmamaktadırlar.

Dünyada kendilerine yakın-örnek aldıkları ideolojileri anlamaya/tanımaya, onların uygulamalarını ülkede savunup, icraya çalışmamakta, direnmektedirler. Bu konuda özellikle avrupadaki ideologları tarafından sert eleştiriler almışlar hatta dışlanmışlardır.

Sürekli kaybetme korkusundan, kendilerini Türkiye içinde tanımladıkları anlamsız, dar kalıplı bir ideolojiye mahkûm etmekte/hapsetmekteler. İşin içinden bir türlü çıkamamakta, kısır döngüye kapılmış, her adımlarında daha da batmakta, kaybetmektedirler.

Devletin elit! kurucuları olarak yansıttıkları o yıllara takılıp kalmışlardır. Birilerinin yirmibirinci yüzyılda olduklarını hatırlatmasına da müsaade etmemektedirler.

Çağdaşlığı yalnız dillerine pelesenk etmişlerdir. Türkiye’nin en tutucu ve yobaz kesimi görüntüsü vermektedirler.

Uyarılara/dışa kapalılar. Büyülendikleri! statükolarının bozulmasından, dağılmaktan, kontrolü kaybetmekten korkmaktadırlar.

Sözde özgürlükçüler ama tek adam zihniyetini yık(a)mıyorlar.

Dine/dindarlara karşı anlamsız bir duruşları, ön yargıları var ve bunu da aleni sergilemekteler. Bu duruşlarını bir türlü değiştir(e)miyorlar.

Halkı kandırmak için vitrine koydukları sahte söylevleri de,  insanlar artık yemiyor/benimsemiyor/kabullenmiyor.

Halka karşı hiçbir zaman samimi/doğal ol(a)madılar. Yıllardır alınan hezimet seçim sonuçları bunun en net göstergesi.

Bu halkı anlamıyor ve gerçeği bir türlü göremiyorlar.

Bu seçim sonunda da yine özeleştiri yapmaktan uzak/yoksun, seçimlere itiraz avuntuları ile bildiklerini okuyorlar. Halk çıkmaz sokağı görüyor, onlar göremiyorlar.

Sözde tabanlarına seçimlere hile karıştı mesajı vererek her zaman olduğu gibi başarısızlıklarına/hatalarına/kayıplarına kılıf uyduruyorlar.

Dünyada bu güne kadar halk için/halkın yanında çağdaş, kuşatıcı, emek, eşitlik, sömürü, baskı, zulüm söylevleri üzerine siyaset yapan sosyal demokrat, sosyalist, komünist/sol ideolojilerin tersine, ülkemize mahsus bu ideolojinin ideologları! maalesef halkı karşılarına almakta, kabullenememekte, onların inançlarını, yaşamlarını, değerlerini aşağılamakta, demokratik tercihlerine saygı göstermemekte, hakaret etmektedirler.

Durum onu gösteriyor ki kendilerini değiştirmeyenleri, birileri değiştirecektir!

Şu önemli durum tespitini de yapmakta yarar vardır; Türkiye’de solun/laiklerin, dine/dindarlara karşı olumsuz duruş belirlemelerinde her ne kadar öncelikle kendilerinin ve dedelerinin dini/dindarları anlamada/araştırmada gayret sarf etmedikleri gerçek ise de, kendilerini dinin temsilcisi gören kesimler de, söylevlerinde, davetlerinde ve hayatlarında samimi, dini düsturlarla amel etmemelerinin, kötü örnek olmalarının büyük etkisi olmuştur.

Türkiye de dine karşı antipati oluşmasının, çatışmanın/kutuplaşmanın önemli nedeni, tarihi arka planı kısmen burada yatmaktadır.

Bugün Türkiye üzerinde irade kullanmak için halkı bölenler, kutuplaştıranlar, dün de geçmişi silerek halk arasında derin yarıklar açmış, ülkede muktedirliklerini sürdürmek istemişlerdir.

Dini gerçekten anlamayan/anlatamayanların, dini yanlış/kötü temsil etmeleri, hem insanları dinden uzaklaştırmış ve hem de dine bakışı baltalamıştır.

Dün olduğu gibi bugün de aynı hatalar tekrarlanmaktadır.

Dindarlar, dini referans alarak hareket ettiğini söyleyenler, maalesef dini kaynağından öğrenip, düsturlarını/emirlerini/ilkelerini amelen yerine getirmek ve yaşadığı hayata çözüm/cevap aramak yerine, kolaycılığa/menfaatçılığa kaçarak, hurafeci/geleneksel, dünyadaki güçlülerin, iktidar sahiplerinin şekillendirdiği, tahrif ettiği din anlayışını benimsemektedirler. Bu temelsiz/yanlış/eksik din anlayışı, güç/iktidar sahipleri ile sözde dindarları! Dini; iktidar, güç, para, menfaati için kullanır hale getirmelerine zemin hazırlamaktadır.

Ülkemiz ve dünyadaki dindarların vahim, parçalanmış, birbirine düşmanca yaklaşımı, birbirlerini katletmeleri bunu teyit etmekte, gözler önüne sermektedir. Bu yola tevessül edenler, dini kullananlar; Çatışmaların, akan kanın, ayrılığın, katliamların, yapılan zulmün sorumlusudurlar. Şüphesiz yaptıklarının hesabını vereceklerdir.

Kutuplaşma, dışlama, ayrıştırma, maddiyat, menfaat ve güç öncelikleri üzerine iktidarın şekillendirdiği günümüz çatışan Türkiye’sinde birey ve toplumun mihengi/ölçüsü kaçmıştır.

Her iki kutup/taraf da tepkilerle, tavizsiz, katı ön yargı ve reflekslerle hareket etmekte, akıl tutulması yaşamaktadırlar.

Kimse doğal olarak bu ortamda aklıselim ile karşısındakini dinlemeye/anlamaya çalışmamakta, psikolojileri bozulmuş ve birbirlerine cephe almış vaziyettedirler.

Hem ülke hem de bölge hızla uçuruma doğru sürüklenmekte, yarın belirsizleşmektedir.

Dindarlar/muhafazakârlar ötekilere, ötekilerde kendi fikrinde olmayan bu tarafa hakaretler, küfürler, ağıza alınmayacak sözler sarf etmektedirler. Yeri geldiğinde karşı tarafı bertaraf etmek için kalabalıklardan güç alıp cebr kullanmaktadırlar.

Bireyin problemleri artarken, sosyal patlama geleceği tehdit ederken, ülkede ekonominin iyiye gidiyor olmasının, milli gelirin yirmi bin dolar olmasının, herkesin katlar, yatlar, arabalar alıyor, alım gücünü artıyor olmasının, kredili, geleceğini ipotek altına alan bir hayatının olmasının ne anlamı vardır?

İçine kapalı, psikolojisi bozulmuş, ötekileşmiş, cemaatleşmiş, gruplaşmış, ayrışmış, patlamaya hazır, ne yapacağı belli olmayan, cinnet eşiğine gelmiş insan yığınları karşımızda durmaktadır.

Bu sürecin sonundan ne beklenmektedir; “ ya bizden olursunuz, ya da gücümüzü kabullenir susarsınız ” mı demek istenmektedir?

Din ’in emrettiği hak, adalet, insanlık ölçüsü nerede kalmıştır?

Hedef insan kazanmak mı-kaybetmek mi, öç almak mı, dışlamak mıdır?

Hangi kitapta bunlar yazmaktadır?

Oluşturulan yeni devletin geçmişteki derin devletten ne farkı vardır.

Dün, onlar bu devletin enstrümanlarını/müesseselerini/kanun-yönetmeliklerini kendi çıkar, güç ve iktidarlarını desteklemek için organize/dizayn etmişlerdi, bu gün de, bu taraf kendilerine göre dizayn etmektedir.

Dini!/muhafazakâr kesimin hedefi/niyeti bu mudur? Yoksa böyle mi projelendirilmiştir?

Referans aldıkları inanç temellerinde böyle bir kaynak/öğreti/hayat modeli ölçüsü, tavsiyesi var mıdır?

Kalabalık olmanın, her şeyi mübah sayarak iktidarı elde etmenin, devletin, gücün, paranın, amaç/hedef edindiği hiçbir tavsiye ve öğretiyi ben anımsamıyorum. Anımsayanınız var mı….?

Ama bütün kitapların,  insanın inşası üzerine emir ve öğretilerden ibaret olduğunu biliyorum.

Seçimler, güç, iktidar, kazanılır-kaybedilir. Tarih bu gelgitlerle doludur.

“...biz, imtihan için zafer-hezimet günlerini insanlar arasında döndürür dururuz. Allah zulmedenleri sevmez.” deniyor kitapta...

Herkes bu düstura göre “bu döngüde ne yaptım/ne yapıyorum?”  diye kendini sorgulamalı/akletmeli değil mi?

Peki, o zaman insanlık kaybetti ise Türkiye de seçimi kim kazandı?

Milli Gazete/Hüseyin Yazıcıoğlu