Suriye meselesinde birlik çağrısı

12
Sep 2013
12 Sep 2013

Suriye meselesinde birlik çağrısı

Duyarlı topluluklar olarak yapmamız gereken en acil şey; iletişim sorunlarını gidermek, ortak bir zemin oluşturmak, sağlıklı bir iletişim ağı kurmak ve sorunlara yoğunlaşarak Suriye meselesinde makul olan çözümü bulup hayata geçirmektir. Sürekli konuşuyoruz ama birbirimizi dinlemiyoruz. Sağlıklı girişimlerde bulunamamamızın birincil nedeni birbirimizi dinlemememizden kaynaklanan yanlış algı ve bakış açılarımızın doğurduğu sonuçlardır. Her konuda olduğu gibi bu meselede de enformasyon kirliliğinden, medya çarptırmalarından (her iki ana taraf içinde geçerlidir), yanlış aksettirilmelerden doğan tarafgirliğin ve yanlış anlamaların haddi hesabı bulunmamaktadır. Artık iş çığırında çıktı, ama yapmamız gerekenleri geç de olsa hayata geçirmemek için bir neden yok; kaldı ki bir çözüm yolu bulmaya mecburuz.

Bu tablo karşısında yapılması gereken en acil şey, başta da vurguladığımız üzere sağlıklı bir iletişim ağı kurup, bir çözüm bulabilmek için taraflar arasında ortak bir zemin oluşturulmasıdır. Bunun nasıl yapılacağına ve ne gibi getirileri veya götürüleri olabileceğine dair bazı veriler aşağıda mevcuttur. İlk genel toplantılardan sonra seçilen temsilcilerin sürekli iletişim halinde kalmaları ve istişarelere eşlik edip, aracılıklar yaparak süreci götürmeleri öngörülmektedir. Bu zemin hızla oluşturulmalı ve sağlıklı bir şekilde yürütülmelidir ki; bu gayri insani, gayri ahlaki, gayri İslami durumu insani, ahlaki, İslami bir düzleme çekebilelim (dertlenenler irtibata geçip ayrıntılı bilgi alabilir, öngörülen bu zeminin hayata geçmesi için gerekli fizibilite çalışmaları yapılmıştır).

Bu meselede temel dayanak Müslümanca hareket etmektir; kişilerin, cemaatlerin, mezheplerin, ülkelerin bir anlamı yoktur. Yani olaylar değerlendirilirken bir çıkar veya başka bir dayanaktan bahsedilmemelidir, amaç mazlum halkların ezilmesini engellemek ve İslami kazanım/kayıplardır. Hatta mazlumların yanında kısa vadeli İslami kazanımlardan bile feragat edilmelidir; uzun vadedeki İslami kayıp/kazanımların oranlarına dikkat ederek tabiî ki. Biz yönlendiren değil yönlendirileniz, yöneten değil yönetileniz, düşünen değil düşündürüleniz. Her şeye en baştan başlamalıyız, sanırım bu gerçekleri kabul etmekle başlayabiliriz...

Suriye meselesinin, diğer İslam ülkeleri de dâhil olmak üzere özellikle konumuz olan Türkiye Müslümanlarına yansımalarını değerlendirmeye alırsak 4 taraftan bahsedebiliriz. Esatçılar, temkinliler, pür muhalifçiler ve selefiler. Bu tarafları görmezden gelerek veya inkâr ederek bir yere varamayız, bu gerçeklikleri tespit ettikten sonra yanlış aksettirilmeleri hızla düzeltmeliyiz. Vurguladığımız en önemli nokta ise; hiç kimse karşısındakini tanımlamamalı. Bu konuda sürekli tekrarlanan hatalardan biri de birbirimizi kafamıza göre yaftalamamızdır. Karşımızdakine bir zahmet kendini tanımlama hakkı tanımalıyız ki, kişi kendisini ait hissettiği tarafı kendisi ifade edebilsin ve bu bağlamda delilileriyle birlikte savunmasını yapabilsin.

Türkiye'deki bazı düşünürler tarafından kaleme alınan son bildiride "Suriye?deki ateşi daha büyük ateşler söndüremez; Esad rejiminin belini bükecek sınırlı bir müdahale de, Esad?ı devirecek bir işgal de çözüm değildir. İhtiyaç duyulan, derhal ateşkes ve barış görüşmelerinin başlamasıdır. Daha fazla zaman ve kan kaybetmeden, tüm tarafların katılımı ile demokratik bir seçim ortamının hazırlanmasına odaklanılmalıdır," gibi önemli vurgular yapılmıştır. 3. yolun siyasi müzakere ve seçim olduğu savunularak "Bir üçüncü yol mümkündür. Bu yol; düşmanlık değil kardeşlik, savaş değil barış, diktatörlük değil demokrasi yoludur," gibi bakış açılarının yakalanması, söylemlerin gelişmesi, vurguların ve çabaların artması gerekmektedir. Bu söylem ve girişimlere karşın; ?Muhalifler tam Esad?ı devirmek üzereyken niye barış diyorsunuz, yeni mi aklınıza geldi?, ?barış söylemleri Esad?a yarıyor?, ?bu söylemler Baas?ın vurgularıyla aynı? gibi cümleler sarf edilerek neye hizmet ediliyor anlamak mümkün değil. Barış herkese yaracaktır, Esad?a yarayacak diye başvurulmamalıdır diye bir mantık olmaz. Ki; Suriyeli masum bir çocuğa yaradıktan sonra başka kime yaradığının hiçbir önemi yoktur bu saatten sonra.

Hatadan dönmek erdemdir. Herkes gurur yapmadan hatalı düşüncelerinden dönmelidir. İnsanoğlu %100 doğru bile olsa şartlanmış, körü körüne bir şeye inanmamalı, bağlanmamalıdır ki bu mantık, hak yolda bile olunsa insanı ilerleyen süreçlerde hata yapmaya sevk eder. Baştan beri hatalı düşünmüş de olabiliriz ya da yanlış kaynaklardan beslenerek yanlış bilgilendirilmiş olabilir veya başta doğru tespitte bulunmuş ama süreç dâhilinde ilk zamanlardaki şartlar geçerliliğini kaybettiği için yanlış bir konumda kalınmış olabilir. Yani her ne olursa olsun, bir şeye bir düşünceye şartlanmak yanlıştır. İnsanoğlu bir şeye inanmaya başladı mı her halükarda onu meşrulaştırıp daha da inanacak gerekçeler buluyor, süreç dâhilinde karşılaştığı yaptığı yanlışlıkları da göremiyor. Yanlış yapıyorsak geri adım atmayı da bilmeliyiz; bunu her 4 taraf içinde söylüyorum, baştaki düşüncelerimizden gurur yaparak dönmemezlik yapmamalıyız. Bütün bu durumları ve düşebileceğimiz hata ihtimallerini değerlendirmeli ve kendimize çeki düzen vermeliyiz.

Suriye'de yapılması gereken ilk işin, derhal ateşkes ilan edilmesi olduğunu ısrarla vurgulamak istiyorum. Bazılarının dediği gibi; "Esad yönetimi gidene kadar savaş asla durmamalıdır","Esadlı bir çözüm asla düşünülemez" gibi sözlerin arka planında çözüm değil çözümsüzlük yatmaktadır. Cenevre protokolünü masaya gelmeden reddedenler bu tür düşüncelerini gözden geçirmelidir ve gerçekçi arayışlar içinde "geçiş hükümeti" gibi, adı üstünde olduğu gibi eskiden yeniye doğru evrilen makul yolları ve benzerlerini hayata geçirmeye çabalamalıyız.

Bu iletişim ağını kurmak bize ne katacak?

Başta herkes kendisini açık açık kendisi (karşı cephedeki hasmı değil) ifadeleriyle tanımlama fırsatı bulacak. Bu çok önemli, çünkü düşman da olsa onu doğru anlamanın en iyi yolu bilfiil karşında görmek ve kendisini dinlemektir. Art niyetli olmasa bile taraf olan biri, karşı tarafla alakalı bir haberi aktarırken tarafgir olur; oysa bu zemin oluşursa, kişinin söylediklerini aracısız olarak doğrudan alabiliriz. Aynı şekilde düşüncesini, gerekçelerini, savunmalarını doğrudan kişinin kendisinden delilleriyle birlikte dinleme fırsatı bulacağız. Misal Esadçı bir adam çıkıp düşüncelerini, inandıklarını delilleri ve gerekçeleriyle birlikte makul bir dil ve usulünce anlatsın, konuşsun, konuşmaktan/dinlemekten kimseye zarar gelmez; tam tersine, önyargılar kırılır, orta yola doğru evrilir (tabiî provokatif söylem ve eylemler tam tersine kutuplaşmayı daha da arttırır, ama olmaması umulur ve olur diye hareket edecek değiliz, ki olursa da olsun bence bundan daha fazla kutuplaşma gerçekleşemez zaten), belki birbirimizi ikna ederiz, yanlış aktarım varsa tespit ederiz. Aynı şekilde muhaliflere pür destek verenler de, temkinliler de, selefiler de kendisini ifade eder ve taleplerini, tekliflerini ve arzularını doğrudan aktarıp çevresindekileri istediği doğrultuda dönüştürme ve mücadelesini kuvvetlendirme fırsatı bulur. Sürekli dediğim gibi, sorunun ana kaynağı birbirimizi dinlemememiz, dinleme fırsatı vermememiz. Belki hakkıyla dinlesek Rabbim farklı kapılar aralar, bir yol bulur oradan gireriz ve hayra doğru yol alırız.

Durup bir dakika düşünelim; herkesin amacı karşıt görüşün yanlışını dillendirip gidermeye dayalı değil mi? Ego tatmini veya başka bir çıkarı yoksa ve bunda samimiyse en etkili yöntemlerden biri, becerebilen için budur, diye düşünüyorum ve öngörülen bu zeminin bunu sağlayabileceği kanısındayım. Hiç kimse kendi açısından; ?bana ne, ne düşünürse düşünsün, onu ikna etmek zorunda değilim, ne etkisi var ki, onunla muhatap olmam? gibi söylemlerle bu ortamdan kaçmamalıdır. Bu zemin sağlanırsa sürece olumlu katkılar sağlanması kuvvetle muhtemeldir. Gurur yapmadan, nefsimizi ve kişiliğimizi Suriyeli kardeşlerimiz için ayaklar altına alıp, zamanımızı ayırıp çözüm olacak her yolu izlemeliyiz. Farklı düşünse de, belli ölçülerde çatışsa da, hakaretleşse de, hatta birbirine düşman gözüyle baksa da belli bir hukuk, usul ve çerçeve dâhilinde bir araya gelip sorunu bertaraf edene kadar geçici bir süreliğine birlikte hareket etmek zorundadır. Bir olunmasa da beraber olunabilir. Hatta bunu İslami hareketin geleceği için yapmalıyız. Malumunuz olduğu gibi, bu taraflar kapsamında bahsi geçen her bir birey daha dün aynı tastan çorba içiyordu; bu düştüğümüz ayrışmayı, zilleti, absürtlüğü görüp geçmişimizin hatırına bunu yapmalıyız. Bazen söylenen kötü sözleri unutmalıyız, hızla ve hırsla söylenmiş hakaretler, ağır ithamlar olabilir, ama gururumuzu bir kenara bırakıp affetmeliyiz, unutmalıyız diye düşünüyorum. Zaten bunların %90?ı da yanlış anlamalar, yanlış aksettirilmelerden ibarettir. Aklıselimi devreye sokup bu yanlış anlamaları ve önyargıları giderip önümüze bakmalıyız.

Mevcut şartlar içinde gerçekçi, yaraya gerçekten merhem olacak yollar bulmalıyız. Hayatta istenilen, arzu edilen, doğru olan, olması gerek şeyler genellikle olmuyor. Burada pür realist de olmamalıyız, ama mevcut şartları ferasetle görüp ona göre hareket etmeliyiz. Gönlümüzden geçenler olmuyor işte; acı gerçeklerle yüzleşmemiz gerekiyor artık. İlk önce doğru sorularla doğru teşhiste bulunmalıyız, zira sorunu doğru tanımlayamayınca gidişatta çözüm arayışları da yanlış yöne doğru gidiyor. Sorunu tek boyutlu görünce; olayın neşet ettiği dinamikleri göremeyip mezhep karşıtlığı üzerine inşa edince, sadece duygusal boyutuna endekslenip ezilen halkı her ne olursa olsun kurtarmalıyız deyince veya sadece İslami kazanımlar düzleminde değerlendirince ya da selefiler gibi her ne olursa olsun ben İslam devleti kuracağım denilince, temkinlilerin dillerine doladığı emperyal çıkarlara odaklanınca, meselenin kaynağı sadece ekonomik dinamiklerdir deyince, ya da Esadçılar gibi yanlı malumat alıp direnen halkın tümüne terörist deyip, ona göre savunma politikası geliştirince yani sonuç olarak her ne olursa olsun sorunu yanlış tanımlayınca işin içinden çıkamıyoruz. Bu zeminin en büyük katkısı bu olacaktır yani tarafların açık ve doğrudan konuşup, sana/bana/ona göre doğru ya da yanlış ama sorunun net tanımlamasına ve asıl tetikleyen dinamiklere ulaşabilirsek sonrasında çözüme doğru bir adım atabiliriz ancak.

Önemli yanlış anlamalardan, ithamlardan ve iftiralardan biri de tarafların süreç dâhilinde birbirini ajan, işbirlikçi, art niyetli gibi çirkin ifadelerle suçlamalarıdır. Yani konuyla alakalı konuşan kişiler birilerinden nemalanıyormuş da bilinçli bir şekilde onların adına konuşup yardakçılık yapıp onların lehine kamuoyu yaratıyormuş, mücadele ediyormuş havası uyandıracak söylemlerden bahsediyorum. Misal; sürece temkinli yaklaşıp ?DUR? diyenlere Esadçı diyerek, İrancı muamelesi yaparak bu kanalların etkisinde olduğunu, hatta para alıp bayraktarlığını yaptığını söylemek ya da muhaliflere destek verenlere NATO?cu, Amerikancı diyerek onların uşaklığını yaptığını dillendirerek birilerine ajan ve işbirlikçi muamelesi yaparak bir yere varamayız; bunların hiçbir gerçeklik payı yoktur. Doğru ya da yanlış Esad?ı savunan da, temkinli olan da, muhalif de, selefi de kendi bildiği, inandığı, bağlandığı doğrular ışığında samimidir; buna canı gönülde inanıyorum. Yani ortaya çıkıp laf söyleyenler bir meta karşılığında nemalanmak için bu söylemleri geliştirmiyor, buna inanmış ve doğru bildiği yolda samimice yol alıyor. Tek boyutlu değerlendirerek, muhalifleri eleştirmek (bir bakıma özeleştiri yapmak) kişiyi Esadçı yapmaz yada Esadı eleştirmek kişiyi emperyal çıkarlara hizmet eden konuma getirmez, mantığı doğru kurmalıyız. Doğru teşhis meselesinde olduğu gibi; karşımızdaki adamı harekete geçiren dinamiği doğru anlayamaz da yanlış tanımlarsak yanlış yol alırız. Bu şekilde bir kişiye ?ajan? diyerek, ona göre bir muamele ve hukuk belirlersek şu anda yaptığımız gibi birbirimize düşman gözüyle bakıp yok etmeye çalışırız. Ama doğru teşhis edersek, karşımızdaki yanlış düşünen samimi kardeşimizle bir şekilde iletişimde olup yanlışından döndürürsek/döndürmeye çalışırsak, en azından onu 5 dakika dinleme zahmetinde bulunursak, yani onu yok etmek yerine ıslah etmeyi amaçlarsak, o vakit doğru yolda çözüme doğru yol alırız. Bilemiyorum, basit bir dille derdimi anlatmaya çalıştım ama hali hazırdaki durumdan daha makul bir yol olmalı, bulmalıyız, bulmak zorundayız. Bu gidişatın çözüm olmadığı aşikâr, birlikte hareket edersek makul çözümü Allahın izni ve yardımıyla bulacağız.

Gelinen bu çıkmazdan kapı aralayabilmek için buna benzer zeminleri oluşturmak zorundayız. Yanlış kutuplaşmaları giderdikten sonra ise; sorunun çözümüne dair somut ve kayda değer bir şey yaparak süreci olumlu manada yönlendirmeye çalışmalıyız. En azından bu minvalde gayret eden aktörlerden biri olmalıyız. Yoksa herkes kendi doğru bildiğini kendi platformlarında tekrarlayıp durur ve kendini tatmin etmekten başka bir şey yapmamış olur. Aslında buradan masa başında konuşmaktan başka pek yaptığımız bir şey yok zaten. Doğrudan etki kapasitemizde az ama makul bir zemin üzerinden bir yol izlenirse, tek ve güçlü bir sesle dolaylı olarak olumlu etki ve katkılarda bulunabiliriz kanısındayım. Bu katkıların ilki, acilen ateşkesin sağlanması için kamuoyu oluşturmak olmalıdır. Ateşkesin sağlanması kimsenin ne meşruiyetine zarar verir, ne de kuvvetlendirir. Bütün taraflar için eşit seviyede soluklanma, düşünme, değerlendirme fırsatı verir, sonrasında kaldıkları yerden devam etmek isteyen varsa devam edebilir, ama belli bir dönem sekinet ve selamet sağlanmalı. Arada kalmış halkın nefes alması sağlanmalı, sağlık, elektrik, su, gıda gibi zaruri ihtiyaçları için kanallar oluşturulmalıdır. Bu arada da savaşan taraflar da biz ne yapıyoruz, neye hizmet ediyoruz diye sormayı akledebilirler belki...

Bunu hem İslami mücadelenin geleceği için Türkiye Müslümanlarının düştüğü durumu, ayrışmayı, kutuplaşmayı gidermek, hem de Suriye sorununu daha kuvvetli bir dille gidermeye yönelik hamle yapmak için gerçekleştirmeliyiz. Yani bu gidişle İslami mücadele çok yaralar almakta, geleceği tehlikeye girmektedir. Bu ayrışma, dil ve gidişatla daha da kötüye doğru hızla evrilmektedir. Buna bir hal çaresi bulunmalıdır. Suriye meselesine dair her bir taraf kendince, kendi imkânlarıyla, kendi platformlarında söylenip duruyor; kayda değer bir şey yapmıyor. Konunun aşırı duygusal boyutlarının baskınlığı, olayı doğru okuyamamamızı ve birbirimizi dinlemeden tepkisel söylemler geliştirmemize neden olmuştur. Gelişen olay ve söylemlerin çoğu yanlış anlamalardan müteşekkildir. Kendi aramızdaki yanlış anlamaları giderip, birbirimizi anlayıp, asgari müştereklerde ortak bir dil inşa edip, süreç dâhilindeki yanlış işleyen şeyleri tespit ederek ve çözüme dair ortak, kuvvetli ve makul bir dil tutturabilirsek Türkiye sivil cephesinden kayda değer, etkili bir şey ortaya koymuş oluruz. Her şey denendi; sürecin yaşanan acı tecrübelerinin ayrıntılarına, ilgili ve duyarlı herkes hâkim; neyin ne olduğunu biliyoruz, artık yaraya merhem olacak gerçekçi, makul, özgün, sağlam adımlar atmalıyız. En azından uzun vadede sağlanacak huzur düşünülerek bu yapılmalı. Zira asıl süreç, Irak?ta olduğu gibi, sonrasında yaşanacak; makul bir dil ve zemin sağlanmazsa daha sonra çok daha kötü şeyler olacak. Yani bu zemin hem hali hazırdaki durumu doğru okuyabilmemize, makul bir şeyler yaparak girişimde bulunmamıza yarayacak hem de sonrasına dair olumlu katkılar sağlayacaktır.

Mısır konusunda ise; Nahda ve Adeviye meydanlarının dağıtılmasından kaynaklı eylemliliklerin azalması, olanların da (en baştan beri) medyaya yansımamasından dolayı darbenin oturduğu söylenebilir, ama mücadele hiç bitmeyecek ve elinde sonunda makul bir hükümet kurulacaktır. Sisi hükümeti gibi müsteşrikleri, toplum ve uluslararası düzlemde meşrulaştıracak silahlı bir mücadeleye başvurulmaması genel gidişat için olumlu olmuştur. Bu süre zarfında elimiz kolumuz bağlı da oturmadan acilen makul girişimlerin yapılması ve sağlıklı bir zeminin oluşması zaruridir. Mısır?da da Suriye?de yapılan hataların yapılmaması ve sağlam adımlarla yol alınması gerekmektedir.

Suriye'de geçenlerde gerçekleşen feci olayda kimyasal silah kullanıldığı aşikâr. Kimin yaptığından ziyade kimin maruz kaldığına bakmak lazım. Açıkçası bu saatten sonra suçlu aramaya da gerek yok, çünkü hiçbir önemi yok. Aynı anda çoğunluğu çocuk ve kadınlardan oluşan 2.000 civarında insan gözlerimizin önünde can çekişerek şehit oldu, bu yaşananların üst perdedeki nedeni ortadaki kaos ortamıdır. Bu olayı kuvvetle muhtemel Esad birlikleri gerçekleştirmiştir, en azından onların sorumluluk alanında olduğundan ihale onlara kalacaktır, ama diğer ihtimalleri de düşünmek zorundayız. Bu kaos ortamında Esad mı yaptı, muhalifler mi yaptı, İsrail mi yoksa başka bir kaynaktan mı vuku buldu, bu olayı netleştirmek çok zor; bu nedenle ilk başta bu kaos ortamını durdurmak gerekmektedir. Sanırım bu muğlak ve hukuksuz ortamda öyle ya da böyle olay netleşmeyip havada kalacak ve o melek yüzlü masum çocuklar kim vurduya gidecek. Başta da vurguladığımız gibi, bu saatten sonra kimin vurduğunun da bir önemi yok artık.

İki ay öncesine kadar Davutoğlu ve Kerry'nin bile siyasi diyalog yoluna geldiği günlerden, gelinen bu son noktada Türkiye ve Batılı ülkelerin Suriye hava operasyonu çözümsüzlüğe hizmet edecektir. Yine aynı tiyatro sahneleniyor; Oyun aynı, sahneleyen aynı, yönetmenler aynı, figüranlar (bizler) aynı ama sahne farklı. Oysaki Peygamber ümmetini tasvir ederken "Mü'min bir delikten iki defa sokulmaz, ısırılmaz" buyurmuştur.

Haberlerden edindiğimize göre; "Suriyenin Dostlarının" masa başında konuştuklarına ve müdahale planlarına bakılırsa yapılacak müdahalenin amacı; Esad?ı zayıflatmak ve bir daha kimyasal silah kullanamayacak konuma getirmekmiş ve bu amaç doğrultusunda belli tesislere hava operasyonu yapıp süreci sonlandırmakmış. Her şeye rağmen müdahale yapılacaksa da kısmi değil de tam olmalıdır. Kısmi bir girişim sadece ve sadece Esad?ı daha da meşrulaştırıp, daha da saldırganlaşmasına ve ölümleri arttırmaktan başka bir işe yaramayacaktır. Müdahalede başı çekecek olanlar teker teker geri adım atmaya başladı, hesapsız kitapsız söylemler sonuç olarak psikolojik savaşta Esad?a artı bir puan kazandırdı. Girişimler sarpa saracak gibi ve müdahale olmayacak. Son aşamada ise; "Şam rejimi kimyasal silahlarını teslim ederse askeri müdahale olmayabilir" denilerek geri adım atılması bizlere tekrar göstermiştir ki, ABD'nin tek amacı silahları ellerine alıp İsrail'in güvenliğini sağlamaktır. Ne özgürlük ne adalet ne Müslümanlar ne de masumlar düşünülmektedir.

Ayrıca Suriyeli bir çocuk; Türkiye başta olmak üzere İslam ülkelerindeki Müslümanların yaptığı gibi oturdukları yerden, güven içinde bulundukları eylem meydanlarından haklılık yarışına girip haklılıklarını ispat etme çabası içindeki tepki ve söylemleri değil; güveni, huzuru ve istikrarı merkeze alıp, düşünüp talepte bulunuyor. Bölgede acıyı bilfiil çeken hiç kimse "haklı ama ölü" , "haklı ama yaralı" , "haklı ama gözü yaşlı", "haklı ama yetim"", "haklı ama evsiz"  olmak istemiyor. Artık haklı haksız aramadan her ne olursa olsun bu kaos ortamı bir an önce sonlandırılmalıdır.

Bu yol; çözüme ve birbirimizi daha iyi anlamaya yönelik olumlu katkılar sağlanacaktır inşallah. İslami camia içindeki etkin kişi ve kurumlardan talebim ve arzum, bu ve buna benzer girişimlerde bulunup Suriye?deki acıya gerçekçi bir katkı sağlama yolunda adım atmalarıdır.

Yusuf ŞANLI